Sufiforum.com

2009'da başlayan SUFİFORUM'da İslam; İslam Tasavvuf Geleneği ile ilgili her türlü güncel ya da 'eskimez' konular yer almaktadır. İçerik yenilemeleri tasavvuf.name sitesinden sürdürülmektedir. ALLAH YÂR OLSUN.

Giriş |  Kayıt




Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 
Yazar Mesaj
 Mesaj Başlığı: Türk Kadınının İffet Sembolü: Dilşad İpar Hatun
MesajGönderilme zamanı: 30.04.12, 08:48 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 15.09.10, 09:02
Mesajlar: 75
Alıntı:
DİLŞAD HATUN (İPAR HANIM)
(“ŞİANG - FEİ” Güzel kokulu Prenses)

Resim

Fatma Muzaffer Kaya

Yıl 1756…Türkistan, iç savaşın eşiğinde, felakete doğru adım adım yaklaşmaktadır. Ülke beylerinden Kuçar Beyi Hocası bey ile Hoten Beyi Hoşköpek saltanat sevdası ile (ülke yönetiminde bulunan Davaçiye karşı savaş açmış, alabildiğine kavgasını sürdürmektedir, hatta bu durum, öyle bir boyuta ulaşmıştır ki zamanın Çin İmparatoru olan Chi-En-Lung’dan hasımlarına karşı yardım bile istemişlerdir. Böylece, hiç farkına varmadan ülkelerinin nasıl bir çalkantı içinde olduğunu düşmanlarına adeta açıklamış olurlar. Durumu değerlendiren İmparator hemen, hiç zaman yitirmeden büyük bir ordu ile Türkistan üzerine yürür. Zira, nicedir, Türkistan’ı kendi topraklarına katma hayali içindedir. Bu nedenle kendisine güzel bir fırsat doğmuştur. Ordusunun başına güçlü bir komutan olan Şao-Hui’yi getirir… güçlü olduğu kadar da haşin…

Ordu, Türkistan sınırlarında görüldüğü zaman, tüm Türkistan, bu beklenmedik saldırı karşısında şaşırıp kalır, hele yardım isteği ile kapılarını çaldıkları bu kimselerin, kılıçla karşılık vermesi, beyleri yıkar, perişan eder. Halkın şaşkınlığı, beylerin ise hayal kırıklığı devam ederken, Şao-Hui, saldırıya geçer. Türkistan ordusu da ister istemez saldırıya yanıt verir. Halk, yediden yetmişe cepheye dökülür. Nedenini bile bilmediği bu savaş karşısında kendini kahramanca savunur. çetin bir savaş olur. Ancak, düşmanın çokluk olması ve hele Şao-Hui’nin kıyıcı tutumu karşısında öyle bir an gelir, en sağlam imamları bile yıkar. Öyle ki bir çok yerde, halk dövüşmeden teslim olma durumunda kalır.

Fakat beylerin bazıları, Hoca Burhanettin’in kardeşi. Hoca Cihan.eşi Dilşad Hatun, Davaçi ve yakınları düşmana teslim olmayı kesinlikle kabul etmez, iki yıl canhıraş bir halde savaşırlar. Bu arada, bir çok yakınlarını yitirirler.

Ama, Şao-Hui’nin kıyıcı tutumu karşısında, daha fazla direnmenin mümkün olamayacağını görerek İran’ın Bedehşan Emirliğine sığınmaya karar verirler. Büyük bir kafile ile Künlün dağını aşarak Bedehşan’a gelirler. Ancak, Bedehşan Emiri Ali Şah gelenleri kabul etmekte pek İstekli davranmaz. Çünkü, geçmiş yıllarda, zaman zaman Türkistan beyleri ile sorunlar yaşamıştır. Sınırda yığılmalar olur.

Durumu haber alan Şao-Hui, hemen ordusu ile gidenlerin ardına düşer ve orada bulunanların yarısını biçer.Durumdan dehşet duyan Şah AH kalanlara kapılarının ardına kadar açar.Böylece, Dilşad Hatun eşi Cihan ve Davaçi ile birlikte bir çok Türkistanlı Bedehşan’a sığınmış olur. Geride ise, kanlı bir arenayı andıran korkunç savaş sahneleri kalır.

Şao-Hui, katliamı basan olarak görerek bunu tescil etmek ve İmparatoruna sunmak için, şah Ali’den Cihan’ı ve Davaçi’yi vermesini ister. Hem de diri olarak… Şah Ali.böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söyleyerek onu reddeder.

Ama, Şao-Hui, baskıya yeltenince. Emir, sonunda çaresiz kalarak beylerin, sadece başlarını verebileceğini, çünkü, İslam dininin buna cevaz vermediğini söyler. Başlar, Çin’e götürülür ve orada birer kılıcın ucuna takılarak halka teşhir edilir.

Geride kalan Dilşad Hatun ve Davaçi’nin eşi, tüm bunlardan habersiz, merak içinde eşlerini beklemektedir. Aylar sonra, Komutan Şao-Hui, yeniden emirliğinde belirir. Bu kez imparatorun buyruğu üzerine Dilşad Hatun’u götürmek ister.

Zira, Dilşad Hatun’un güzelliği ve kahramanlığı, kendisine öyle anlatılmıştır ki İmparator, görmeden ona aşık olmuştur.

Şao-Hui, ayağının tozu ile Şah Ali’nin huzuruna varır ve Dilşad Hatun’u Çin’e götürmek istediğini söyler. Şah Ali vermemek için direnir. Ama komutan ne yapıp yapıp imparatorun buyruğu yerine getirmek azmindedir. Çareler arar. Bir takım dolambaçlı ve hileli yollar dener. Sonunda, birkaç ünlü Türkistanlı ulemayı Bedehşan’a gönderir. Bunlardan Molla Said adındaki zat, Şah Ali’nin huzuruna vararak, Türkistan’dan geldiğini ve Dilşad Hatun’u halkının istediğini… ona ihtiyaçları olduğunu söyleyerek Emir’i kandırır. Türkistan halkının zulüm ve baskıdan kıvrandığını ve eğer. Dilşad Hatun İmparatora ricacı olarak giderse halkın rahatlayabileceğini söyler. Bu nedenle, kendisinin Kaşgar halkının sözcüsü olarak geldiğini sözlerine ekler.

Halkı için canını bile esirgemeyen Dilşad, kendisi için ölümle denk olan bu teklifi çaresiz olarak kabul ederek, oradan gözyaşları ile ayrılır. Yolda kendisine İki yüz Türk askeri ve Çinli bir alay eşlik eder. Geçtiği her yerde saygı görür, fakat ne bu ilgi ne de içindeki umut ışığı onu ıstırap çekmekten alıkoymaz. Çünkü ülkesini hallaç pamuğu gibi atan bir İmparatorun ayağına gitmek ve ondan şefkat dilemek kadar korkunç bir şey olamazdı onun için… Acısını damla damla içine akıtır. Dilşad’ın bu üzgün halini gören Komutan, onun canına kıyabileceğini düşünerek yeniden bir takım yalanlarla onu avutmaya çalışır. Üzüntüsünün yersiz olduğunu ve eğer İmparatordan ricada bulunursa, onun Cihan’ı da serbest bırakabileceğini ve birlikte ülkelerine gidebileceklerini söyler.

Kafile, üç ay gibi bir zamanda, çöller, dağlar aşarak Çin’e varır. Saray o gün, olağanüstü anlar yaşar. Herkes merak ve heyecan içindedir. Hele İmparatorun heyecanı doruktadır. Bazı kimseler de bu savaşçı ve mağrur kadının nasıl dize geleceğini görmek için adeta seyre gelmiştir. Fakat, Dilşad bir Prensese özgü vakar ve davranışla saraya gider. Hatta saray kurallarına bile meydan okuyarak, savaşta giydiği zırhı ile at üstünde görünür. İmparatorun huzuruna vardığında yine aynı vakar, aynı davranış İçindedir. Sarayın görkemi onun ruhuna en küçük bir eziklik vermemiştir. Kendinden emin adımlarla tahta doğru yürür. İmparator, ayağa kalkarak, Asya’nın bu eşi benzeri görülmemiş kahraman ve güzel kadınını selamlar orada bulunanlar huşu içinde İmparatora secde ederek onu selamlarken, Dilşad davranışını hiç bozmaz. Hatta valinin uyarısını bile dinlemeyip ona şöyle bir yanıt verir.

“Müslüman olduğumu unutuyorsunuz. Bizde, yalnızca Tanrı’ya secde edilir. O anda, ana İmparatoriçenin sesi yükselir. “O da tanrı’nın oğlu’, herkesin ona secde etmesi gerekir Onun huzurunda bulunan herkesin…’”

Aslında Dilşad’ın bu davranışı yüzlerce yıllık saray kurallarına göre büyük bir suçtur..
Cezası da ölümdür. Bunu bilen saraylılar, İmparatorun nasıl bir tepkide bulunacağını merak ve korku içinde beklerken. Tanrı’nın oğlu, karşılaştığı bu olağan üstü varlığın büyüsü ile bambaşka bir kimliğe bürünür ve nazik bir sesle “Hoş geldiniz..” der. Dilşad hatun. vakur bir halde kılıcını kınından çıkararak İmparator’a uzatır ve ekler. “Bu teslim olma anlamına gelmesin. Bunu sadece, Çinli askerlerin yurdumdan çekilmesi koşulu ile veriyorum”.

İmparator, kılıcı alır ve müstehzi bir davranışla geri verir. Dilşad, bu kez ikinci dileği olan, Cihan’ın serbest bırakılması isteğinde bulunur. İmparator buna da olumlu bir yanıt bulur. Fakat, bu haller ana İmparatoriçeyi daha da sinirlendirir. İmparator, bir yandan annesini nasıl yatıştıracağını düşünürken, bir yandan da bu güzel kadını nasıl kazanacağını ve kendisine bağlayacağını düşünür. Ona sarayında güzel bir daire ayırtır. Buyruğuna nedimeler verir. Oysa, genç kadının gözünde hiçbir şey yoktur. O sadece, Cihan’ın serbest bırakılacağı ve birlikte Kaşgar’a gidecekleri günün hayalini kurar, durur. Kendisini ülkesindeymiş gibi düşler.

İşte, yine böyle umut dolu bir günde, Cihan’ın öldürüldüğünü ve başının da kılıca takılarak halka teşhir edildiğini işitir. Çılgına döner.. Ve hemen oracıkta, İmparator’dan öcünü alacağına dair ant içer. Bunu defalarca yineler.

Hatta imparatorun huzuruna çıkarak aynı sözleri onun yüzüne haykırır. İmparator ise, böyle bir olaydan haberi olmadığını söyleyerek Dilşad Hatun’u yatıştırmaya çalışır. Ama Dilşad, sürekli olarak ondan öcünü alacağını yineler. Bu haber, Saray da yankılanır durur. Ana İmparatoriçe ve yakınları dehşete düşer. Böylesine pervasız bir kadının kendileri için tehlike olacağını düşünerek onu ortadan kaldırmak için çareler ararlar. Ama İmparator güçlü kanatlarını germiş, bu acılı, masum kadını korumak için var gücü ile çalışır. Şimdi artık ona duyduğu hayranlığı yanında, daha başka duygular belirmiştir yüreğinde, vicdan azabı, merhamet, en müthişi de sevgi…aşk., hele son duygular, giderek tüm benliğini sarar ve adeta kara sevdaya dönüşür. Dilşad’ın tek düşüncesi vardır… ondan öcünü almak… İmparator kıvranır. her şey için defalarca Özür diler. Ancak, genç kadın yatışmak bilmez. İmparator türlü yollar dener. Ona değerli taşlarla bezeli takılar sunar… armağanlar verir. Ama, hiçbir şey ona yüreğindeki isyanı bastıramaz. Acı içindedir. Kendisinin böyle bir oyuna getirilmesi, onu çileden çıkarır. Onun bu halini gören İmparator, yeni çareler arar. Tek amacı, sevdiği bu kadının acısını biraz olsun dindirmek, bu arada, kendini affettirebilmek… sık sık ziyaretine gider, fakat, her gittiğinde Dilşad’ın güzelliğini görerek daha bir efsunlanır. Hele genç kadının kullandığı koku adeta başını döndürür. Bu nedenle kendisine “ŞİANG-FEİ’ diye hitap eder. Yani, güzel kokulu prenses…

Ancak, güzel kokulu Prensesin böyle bir iltifata hiç ihtiyacı yoktur. Onun ruhu, tıpkı ülkesi gibi yıkık ve virandır. Durup durup o korkunç olayı düşünür ve ülkesinde olup bitenleri… Tüm dünyasını hüzün kaplamıştır. Şimdi artık, Kaşgar’daki o hayat dolu kadından en küçük bir eser kalmamıştır. Şölenlerde yakınları ile Birlikte dans eden, dans ederken de eteklerindeki minik çanların ahenkle çaldığı… O koskoca bir uygarlığın, minik bir simgesiydi. Adı üstünde… “UYGUR KADINI” Onun ülkesinde hanımlar birer zarafet öğesiydi. Yakalar açık, saçları uzun, tırnaklan boyalı ve hele dimdik yürüyüşleri ile adeta bir manken edasındaydı. İmparator tüm bunları biliyordu. Bu yüzden de böyle bir kadını hüzünden kurtarmak İçin akıl almaz özverilerde bulunmaktaydı. Tez elden, yasak kent’in içine camisi, çarşısı, hamam ile bir Müslüman mahallesi kurar… salt, Dilşad Hatun sevdiği İğde ağaçlarını bile kökünden söktürüp saray bahçesine diktirir.

Bu arada, Doğu Türkistan’daki asayişi sağlayıp oradaki beylerden bazılarına, düklük, prenslik ve daha başka unvanlar verir. Saraylar yaptırıp onlara tahsis eder dendi yurtlarına izin verilmeyen bazı kimseler, Cang-An kapısının batı yanına iskan edilir. Onlara, Çinli halka tanınan, memuriyet ticaret ve seyahat hakkı tanınır. Ayrıca, hazineden bir miktar para ayrılarak, onların bulunduğu yere bir Cami yapılmasını buyurur. Süslü yüksek kemerli geniş sahanlı olarak inşa edilen bu cami, 1765 te tamamlanmıştır. Caminin içinde dört dilde yazılmış bir kitabe vardır. Kitabenin Çince metnini bizzat İmparator kendisi yazarak mührünü basmıştır. Zaten, bir çok bilgi de bu kitabeden öğrenilmiştir.

İmparator tüm bunların yanında, Çin’de bulunan Türk askerlerini teşkilatlandırarak muafız alayı olarak Dilşad’ın buyruğuna verir ve üç Çin gümüşü ile onları maaşa bağlar. Ve artık, Chi-En_Lung Dilşad tarafından reddedilmeyeceğini düşünerek ona evlenme telif eder.

Dilşad, aradan geçen bu sekiz yıl içinde, kin ve öfkesinden oldukça sıyrılmış başına gelenleri kadere bağlamışsa da yine de İmparator’un teklifine olumlu yanıt vermez. ‘Müslüman bir kadının, kendi dininden olmayan bir kimse ile evlenmesinin caiz olmadığını söyler’.Şimdi artık tek isteği vardır, yurduna dönmek…doğup büyüdüğü o yerler, bir serap gibi gözlerinin önünde belirir durur,.. ve bu özlemi doruğa ulaşarak onu hasta eder. Vatan hastası…

Ne yer, ne içer. Onun bu halini gören İmparator ne yapacağım bilemez. Onsuz yaşamayacağına kesinlikle inanmıştır. Bu nedenle, Dilşad’ın kalması için defalarca ricada bulunur. Fakat Dilşad da ülkesinden uzak yaşamayacağını vurgular durur. İmparator, çıkmaza girer.ne is, ne güç..Devlet işlerine bile bakmaz. Öteden beri durumu öfke ile izleyen Ana İmparatoriçe’nin sabrı kesilmiştir artık. Oğluna çıkışta bulunur.’Nedir, senin bu yaptığın? Bir düşmana bu ne sevgi ve ihtimam? der.’İmparator ise, ben düşman diye bir şey tanımıyorum artık. Değil Türkistanlılar. Dünyanın Öbür yanında yaşayan George Washington bile benim kardeşimdir diyerek yanıt verir. O yaşadığı bu büyük acı ile ihtirasından arınmış hem bir Türk dostu, hem de dünya insanıdır artık,. Ancak, kötülük bir yerde iyiliği yener. Ana imparatoriçe, oğlunun ıstırabına dayanamayıp, onun, canı kadar sevdiği Şiang-fei’sine kıyar. Kimi ipek iplikle boğdurulduğunu, Kimi de zehirle yaşamına son verildiğini söyler Ancak imparatorun tepkisi çok büyük olur. Mabede kapanarak günlerce yas tutar.

İşte Dilşad Hatun’un hayatı böylesine hazin..bir o kadar ilginçtir.O her zaman îçin.onurunu her şeyden üstün tutarak. milletİ için gurur kaynağı olmuştur. Şimdi, bu şehit’imiz iki yüz elli yıldır geçmişin karanlığında gömülü yatmaktadır. Tüm Gözlerden ve gönüllerden ırak… durup düşünüyorum. Bir ona bakıyorum, bir de Jan Dark’a-.içim burkuluyor. Jan Dark, bugün dünya edebiyatının baş yapıtlarında..onun için oyunlar yazılmış. ne hikayeler, ne filmler çevrilmiş. Yani şanı tüm dünyaya duyurulmuş. Batı insanının vefası sayesinde.

Ama, biz kendi Dilşad’ımız için ne yapmışız… bu büyük kadın için ne? Onu yüreğimiz sızlamadan geçmişin karanlığına terk edip bırakmışız.Oysa,o bize tarih boyunca gururla anacağımız nice onurlu anılar bırakmış. Kısaca, tarihimize şan katarak, bizleri hiçbir milletin tarihinde olmayan bir onura gark etmiştir.
Ben, bir tiyatro yazarı olarak, Dilşat Hatun’un hayatını okuduğumda iliklerime kadar huşu duydum. Ama, bunun yanı sıra, büyük bir üzüntü ve mahcubiyet… Bir kalem işçisi olarak Bir nebze olsun kendimizi affettirmek ve onu, o karanlık dehlizlerden kurtarıp gün ışığına çıkarmak için hemen kaleme sarıldım. Gerçi onu anlatmaya kimin gücü yetebilir?

O, yalnızca kendi soydaşlarının değil dünya Kadınlarının gururudur Onu tanımak ve tanıtmak ne güzel… hepimiz biliriz ki milletleri, büyük millet yapan onların tarihlerinde yer alan şanlarıdır. Böyle bir tarihe sahip olan bir milletinde ecdadını tanıması ve onunla gurur duyması, en doğal hakkıdır.
RUHUN ŞAD OLSUN; BÜYÜK KADIN DİLŞAD HATUN..

HÜR GÖKBAYRAK



Dilşad Hatun (İpar Hanım)

Prof. Dr. Gülçin ÇANDARLIOĞLU

Güzelliği ile birlikte kahramanlıkları da dillere destan olan Türk kadınlarından en meşhurlarından olan, Dilşad Hatun, aynı zamanda Budist Çinliler’le Müslüman Türkler’in yaptıkları mücadelelerin en şanlı ve tertemiz sayfalarından birini teşkil eder.

XVIII. yüzyılda Doğu Türkistan’ı sınırları içine almak isteyen Çin İmparatoru Chien Lung, bu maksatla Doğu Türkistan’daki karışıklıklardan istifade etmeye çalıştı.

Kuçar Beyi Hocası Bey ile Hoten Beyi Hoşkepek Bey’in ihaneti Chien Lung’un işini kolaylaştırdı. Onların casuslukları sayesinde Hocaların ve Kalmuklar’ın askerî durumlarını öğrenen Mançu İmparatoru, Şao-Hui komutasında 1757′ de Doğu Türkistan’ı fethetmek üzere kuvvetli bir orduyu gönderdi. Halk arasında yapılan propagandalar sayesinde birçok şehir savaşmadan teslim oldu.

Bütün bunlara rağmen Hocalar vatanlarını 2 sene kahramanca müdafaa ettiler. 1759′da her taraftan birden hücum eden muazzam Mançu ordusu karşısında mukavemet edemeyen Hocalar, hanımları, çocukları ve yakınları ile birlikte Künlün Dağı’nı aşarak batıya kaçtılar. Mançu ordusu da arkalarından takip etti. Bedehşan hududunda binlerce kişi teslim oldu. Eskiden Bedehşan’ı istila etme fikrinde olan Hocalar, Bedehşan Emirleri tarafından iyi karşılanmadılar.

Mançu ordusu kumandanı Şao-Hui, Bedehşan emirlerinden iltica eden Hocalar’ın teslim edilmelerini istedi. Mançulardan korkan Bedehşan Emiri Peygamber soyundan olanları gayrimüslimlere teslim etmek İslam dinince caiz olmadığından, her iki Hoca’yı öldürüp başlarını Mançu’lara öyle teslim etti. Pekin’e götürülen bu başlar orada uzun uzun teşhir edilmiştir.

Dilşad Hatun, Burhaneddin Hoca’nın kardeşi, Küçük Hoca diye tanınan Hoca Cihan’ın eşidir. Mançu İmparatoru Chien Lung’un Doğu Türkistan’ı istilasında kocası ile beraber düşmana karşı savaşarak vatanı müdafaaya çalışmış kahraman bir Türk kadınıdır. Üstün düşman kuvvetleri karşısında mukavemet edemeyerek Bedehşan’a sığındıkları zaman Dilşad Hatun da beraberlerinde bulunuyordu.

Çok eski zamandan beri Çin ve civarında, mağlup düşen tarafın kraliçe ve prensesleri ile evlenerek düşman tarafı ile akrabalık bağları kurma âdeti vardı. Mançu İmparatorları da İmparatorluk içinde çok az olduklarından, büyük bir yabancı kitleyi uzun müddet ‘idare edebilmek için’ bu siyaseti takip etmişler, idareleri altındaki kavimlerle akrabalık bağları kurmaya çalışmışlardır.

Dilşad Hatun’un dillere destan güzelliğini işiten Mançu İmparatoru Chien Lung, hem böyle güzel bir kadına sahip olmak hem de Doğu Türkistan’daki Müslüman Türklerin dostluğunu kazanmak ve gelecekte vuku bulacak herhangi bir ayaklanmayı önlemek istiyordu. Bu maksatla Doğu Türkistan’daki Mançu ordusu Başkumandanı Şao-Hui’ye Dilşad Hatun’un Pekin’e getirilmesini emretti.

Bunun üzerine kumandan, Bedehşan Emiri Sultan Şah’tan Dilşad Hatun’un diri olarak kendisine gönderilmesini istedi. Emir’in bunu kabul etmemesi üzerine bu sefer meşhur birkaç ulemayı Bedehşan’a gönderdi.

Öte yandan kocasının öldürülerek, başının Mançulara teslim edildiği haberi Dilşad Hatun’dan gizlenmişti. Bu olaylardan dolayı çok üzüntülü olan Dilşad Hatun, devamlı surette kocasını ve vatanının durumunu düşünüyordu.

Bedehşan’a gelen ulemadan Said Molla önce Sultan Şah ile görüştü. Dilşad Hatun’u Kaşgar halkının arzusu üzerine istediğini, ailesinin yanına götürüleceğini söyleyerek Sultan Şah’ı hileli yollarla kandırdı. Daha sonra Dilşad Hatun’la görüşen Said Molla, onu da kandırmaya muvaffak oldu. Müslüman halkın zulüm ve işkenceden çok şikâyetçi olduğunu, Çinli kumandanın: «Eğer Dilşad Hatun İmparator’dan rica ederse, kurtulursunuz» dediğini söylemiş, kendisinin de Kaşgar halkı namına ricacı olarak geldiğini bildirmişti. Dilşad Hatun, umumun menfaati için her türlü fedakârlığa katlanan bir kadındı. Onlara faydalı olabilmek ümidiyle bu teklifi kabul etti.

Gözyaşları ile uğurlanan Dilşad Hatun iki yüz Türk askeri ve bir Çinli alayının muhafazasında yol alıyor, uğradığı şehirlerde büyük hürmetle karşılanıyordu.
Kumandan, Dilşad Hatun’un kederli vaziyetinden endişelenerek belki intihar eder de Pekin Sarayı’na karşı müşkül vaziyette kalırım korkusuyla; kocasının sağ olduğunu, İmparator tarafından affedilebileceğini ve bir müddet sonra tekrar Kaşgar’a dönebileceğini söylemiş, fakat kocasının kurtulması için Prenses’in Pekin’e gitmesinin şart olduğunu da sözlerine ilave etmişti. Aynı zamanda Dilşad Hatun’u oyalamaları için emrine eski Müslüman hizmetçileri verilmişti.

Kafile Pekin’e 3 aylık bir yolculuktan sonra varabildi. Pekin’e, geldikten sonra; kocasının ve diğer, akrabalarının öldürülmüş olduklarını öğrenen Dilşad Hatun’un artık iki gayesi vardı. Bunlardan biri Mançu İmparatoru’nun Doğu Türkistan’dan çekilmesini temin etmek, diğeri ise birincisi olmadığı takdirde Mançu İmparatoru Chien Lung’u öldürmekti.

Diğer taraftan Chien Lung, bütün Asya’da güzelliği ve kahramanlığı ile o zamana kadar duyulmamış bir şöhret kazanan bu Türk Prensesi’ni bir an evvel görebilmek için sabırsızlanıyordu.

Ziyaret günü Dilşad Hatun, huzura çıkmadan önce abdest alıp namaz kılmış ve etrafındakilerin bütün ısrarına rağmen, normal hanım elbiseleri giymeyerek, Çinlilerle savaştığı sırada giydiği zırhlı elbiseleri giymiş, İmparator Sarayına da atla girmişti. İstenildiği ve zannedildiği gibi muhteşem saray, onun iman dolu ve intikam ateşiyle yanan göğsüne haşyet ve korku vermemişti. Şerefini muhafaza edebilmek için Allah’a yalvarıyordu. Onun büyüklüğüne güvenerek merasim, salonuna girdi. Beraberinde Kalmuk Hanı Davacı’nın hanımı da bulunuyordu.

Etrafında, bütün saray erkânının sıralandığı salonun ortasında yüksek tahtına oturmuş olan Mançu İmparatoru’nun önüne gelince, evvelce yapılan tembihlerin aksine, herkes secde ettiği sırada o eğilmedi. Bu hareket karşısında İmparator yanında oturan annesine: “Sessiz, fakat bana kızgın,” demekten kendini alamamıştı.

Vali tarafından yere kapanması için yapılan ihtar üzerine Dilşad Hatun, “Müslüman olduğumu unuttunuz mu? Biz yalnız Allah’a secde ederiz. Üstelik o benim düşmanımdır.” diye cevap verdi.

Binlerce senelik Çin İmparatorluk Sarayı’nda, İmparator’un huzurunda vuku bulan bu itaatsizlik olayı yüzünden bütün saray erkânı hayret ve korkuya düşmüştü. Bu hareket İmparator’a karşı büyük bir hakaret sayılırdı, cezası da ölümdü. Fakat İmparator, Dilşad Hatun’un bu davranışını anlayışla karşılamış, salondakilerin de içi rahat etmişti.

İmparator’un kalkıp «Hoş geldiniz.» demesi üzerine kılıcını çekti. Etrafta uyanan büyük heyecanın aksine sükûnetle İmparator’a uzatarak:
— Bu, bir teslim olma değildir, kılıcımı size Çin askerlerinin Türkistan’dan çekilmeleri şartıyla veriyorum, dedi. İmparator, Dilşad Hatun’un kılıcını aldı ve alaycı bir tavırla geri verdi. Ana İmparatoriçe çok sinirlenmiş, İmparator ise, Dilşad Hatun’un güzelliğine cesaret ve olgunluğuna kapılmaktan kendini alamamıştı.

İmparator, Dilşad Hatun’u kendisine zorla bağlamak istemiyor, onu memnun ederek birgün teklifini kabul ettireceğini umuyordu.

Dilşad Hatun, bundan sonra bütün günlerini üzgün ve düşünceli, ibadetle geçirmeye başladı. Kendisine bunun sebebi sorulduğunda “Vatanımı özledim. Beni oraya gönderin.” diye cevap veriyordu.

Ana İmparatoriçe, Dilşad Hatun’un burada kalmasının tehlikeli olduğunu, geri gönderilmesinin icap ettiğini söyledi ise de, İmparator bunu kabul etmedi.
Annesinin arzusu hilafına, onu memnun edebilmek için her gün fevkalade güzel hediyeler göndermeye başladı. Bunlar arasında saadeti temsil eden inciden bir bilezikle yeşimden bir asa da vardı. Dilşad Hatun bu iki hediyeyi hiçbir şey söylemeden kabul etmişti.

İmparator Chien Lung, köşke giderek bazen ziyaret ediyor, fakat prenses daima ondan kaçıyor ve “Eğer bana dokunursan, hem seni, hem kendimi öldürürüm” diyerek, yaklaşmasına mani oluyordu.

Dilşad Hatun’un eşsiz güzelliği ile dolup taşan İmparator, şimdi yalnız onu memnun etmeyi düşünüyor, gözü başka hiçbir şey görmüyordu. Bunun için de her çareye başvuruyordu. Bu maksatla birgün nedimi Ho-sen’i çağırtarak, Prensesi neşeli görebilmek için daha neler yapabileceğini sordu. Ho-sen de İmparator’a sarayın içinde çarsısıyla, bahçesiyle ve camiiyle bir Müslüman Mahallesi yaptırmasını tavsiye etti. Böylelikle, Prenses, doğduğu şehri hatırlayacak ve belki de kederli yüzüne biraz renk gelecek, yeni muhitine daha ziyade ısınacaktı. Bu fikir İmparator’un hoşuna gitti. Türkistan’ın en meşhur mimarlarını getirterek, Dilşad Hatun için Türk mimarî tarzında bir mahalle inşa ettirdi.

Ayrıca sarayın bahçesine onun doğduğu yerlerde yetişen ağaç ve çiçek çeşitleri ekilmişti.(1) İmparator, Dilşad Hatun Müslüman Mahallesi’ne yerleştirilmiş olan hemşerilerinin çarşıya gidip gelişlerini rahatça seyredebilsin diye parkta bir kule de yaptırmış ve içini devrin en güzel eşyaları ile döşetmişti. Dilşad Hatun, etrafındakilere “Benim memleketimde, gövdesi demirden, yaprakları gümüşten ağaçlar vardı. Özledim.” diye söyleyince, bu ağaçlar Türkistan’dan kökleri ile çıkarılıp arabalarla getirtilmiş ve sarayın bahçesine ekilmişti.

Sarayda Dilşad Hatun için Kaşgar’dakinin aynı bir Türk hamamı da inşa edilmiştir.

Kendi deyişine göre Çungariye topraklarını fethedip, Türkistan’da asayişi temin eden Chien Lung, onların liderleri olan Hoşkepek Hoca ve başkalarına düklük, prenslik ve başka unvanlar verdi. Saraylar inşa ettirip, onlara tahsis etti. Kendi yurtlarına dönmelerine müsaade edilmeyen esirler, Çangan kapısının batı tarafına iskân edildi. Onlara Çinli halka tanınan memuriyet, ticaret, seyrüsefer hakkı tanındı.

“Müslümanlar da benim halkımdır. Neden onların arzusu yerine getirilmesin?” diyen Chien Lung, bu sebeple devlet hazinesinden bir miktar para ayrılarak, onların bulunduğu mahallenin ortasına bir cami yapılmasını emretti. Süslü, yüksek kemerli, geniş sahanlı olarak inşa edilen bu güzel cami, 1765′te tamamlandı.
Camiin içinde 4 lisanla yazılı bir kitabe vardır.(2) Kitabenin Çince metnini İmparator bizzat kendisi yazarak mührünü basmıştır. Zaten birçok şeyi bu kitabe vasıtasıyla öğreniyoruz. Elimizdeki asıl kaynak da gene odur.

Beylerin refakatinde gelen ve savaşlarda esir edilen Türk askerleri teşkilatlandırılmış ve muhafız alayı olarak, Dilşad Hatun’un emrine verilmiş ve 3 Çin gümüş lirası maaş bağlanmıştı.

Bütün bunlardan sonra Çin ‘de Tanrı’nın oğlu sayılan İmparator, kabul edileceğinden emin olarak Dilşad Hatun’a evlenme teklif etti. Bu teklif kendi dininde olmayan bir düşmanıyla evlenemeyeceğini söyleyen Dilşad Hatun tarafından şiddetle reddedildi.

İmparator’un Dilşad Hatun üzerine bu derece düşmesi, annesini kuşkulandırmaya başlamıştı. Bunun üzerine Ana İmparatoriçe korkunç planlar tasarlamaya başladı.
Önce Dilşad Hatun’a bir hançer göndererek. “Ya evlensin, ya da kendini öldürsün.” diye haber yollamış, fakat o “Ölümden korkmuyorum, fakat daha vazifelerim var. İntikam almadan ölmek istemiyorum.” diye cevap vermişti.

İmparator’un annesi, hiddet ve korkuya kapılarak İmparatoriçe ile birleşti. Beraberce bu yabancı prensesten kurtulmanın çarelerini aramaya başladılar. İmparator, her yıl olduğu gibi, o günlerde de Sema Mabedi’ne adaklarını sunmaya gidecekti. Adet olduğu üzere İmparator mabede gitmeden önceki üç günlük oruç ve ibadet için saraya çekilince, Ana Kraliçe, İmparator’un yokluğundan faydalanarak, kanlı planını tatbike fırsat buldu. Dilşad Hatun’a sahte bir dostluk göstererek, ona «Resimler Sarayı» nı gezdirmeyi teklif etti. Bir müddet gezip resimlere baktıktan sonra, bir resmin önünde durarak, Dilşad Hatun’un dikkatini çekti. Bu, Emir Sultan Şah‘ın, zevci Hoca Cihan’ın başını, Çinli valiye verdiğinin temsilî resmiydi. Dilşad Hatun, bu resme bakınca dehşetle ürperdi. Ana Kraliçe “Seni bize düşman eden, en unutamadığın sebeplerden biri bu değil mi? Seni oğlumu ve devletimi kurtarmak için ortadan kaldıracağım.” diyerek hizmetkârları çağırdı.

Dilşad Hatun da:— Ben ölümden korkmam, fakat intikam alamadığım için çok üzülüyorum. Bana bir hançer ver, müsaade et, abdest alıp namaz kılayım. Ben ölmesini de bilirim, demesini dinlemeyerek, çağırmış olduğu hizmetkârlara onu ipek iple boğdurmuştu.

Dilşad Hatun’un sadık hizmetkârlarından biri vasıtasıyla korkunç haberi öğrenen Chien Lung, ibadetini bırakarak koşup geldi, ama geç kalmıştı.
Sevdiği kadını artık uzaktan da olsa bir daha göremeyecekti..

Dilşad Hatun, hiç bir zaman İmparator’la evlenmeyi kabul etmemiş ve İmparator’a karşı yanında daima keskin bir hançer taşımıştır.
Chien Lung’un evlenme tekliflerini: “Memleketimi istila eden, kocamı ve akrabalarımı öldüren bir kimse ile asla evlenemem.” diyerek defalarca reddetmiştir.
Dilşad Hatun, düşmanına teslim olmak bir tarafa, hayatında bir kere dahi Çinli elbisesi giymemiş, Türk ananesine, örf ve âdetlerine sadık kalmıştı.
Bu cesur, mağrur ve tertemiz hali sebebiyle, bugün bütün Çin ‘de Türkistan’da bir iffet sembolüdür.


Mezarı hakkında iki rivayet mevcuttur.
Çinlilere göre; Büyük Mançu İmparatorlarının kabirlerinin bulunduğu yer olan Tung Ling’de İmparator Chien Lung’un mezarının yanındadır.
Türkistan’da halk arasındaki yaygın rivayete göre de; naaşı Kaşgar’a getirilip, ecdadından ve evliyadan «Hoca Hidayetullah »ın bulunduğu türbeye defnedilmiştir.

Müslümanlar bu türbeyi hem Hidayetullah Hoca, hem Dilşad Hatun için ziyaret ederler.
Çinliler ise, her şeye rağmen, onu hükümdarlarından birinin hanımı olarak kabul ettiklerinden, mezarını mukaddes bilir ve ziyaret ederler.
Onun türbesinde daha kapı önünde secde etmeye başlayan Budistlerle, ellerini açıp Fatiha okuyan Müslümanlara her zaman rastlanabilir.

Kaşgar’daki mezarın içinde «CO» denilen bir sedye vardır.
Halk arasında Dilşad Hatun’un cesedinin bu tahtırevan ile Pekin’den getirildiği söylentileri dolaşmaktadır.

Türkistan’da Dilşad Hanım olarak tanınmıştır. Çin halkı ise onu «Şiang -Fei» ismiyle tanır. Şiang Fei, “güzel kokulu prenses” anlamına gelir.
Bu kelime aynı zamanda mukaddes, ulvi mânâsını da taşımaktadır. Saray lisanında ise İmparatoriçeden sonra gelen hanım mânâsında kullanılır.


Bugün Pekin’de o devirden kalma Müslümanlar’a ait eserlere rastlanmaktadır. Sarayın karşı tarafındaki Müslümanlar Mahallesi hâlâ mevcuttur.
O devirde yapılan eserlerden sadece mescit 1911’de yıkılmıştır. Diğerleri olduğu gibi durmaktadır. Mescidin de temeli bellidir.
Müze olarak muhafaza edilmekte olan hamam, Çin’de Türk mimarî tarzında yapılmış yegâne Türk hamamıdır.

Dilşad Hatun, yıllardan beri romancılara ilham kaynağı olmaktadır.
Hakkında pek çok makaleler, romanlar(3) yazılmış, hatta Japonlar bu konu ile ilgili bir de film çevirmişlerdir.


* “Hayat Tarih Mecmuası”nın 1966 tarihli 1. sayısında yayınlanan Gülçin Çandarlıoğlu’nun “Dilşad Hatun” isimli makalesinden iktibas edilmiştir.

1 Bu ağaç iğde ağacıdır. Ve Pekin’de İmparatorluk Bahçesi’nden başka hiçbir yerde mevcut değildir. (İsa Yusuf Alptekin, Dilşad Hanım “Prenses Şiang Fei», Vatan gazetesi 16.7.1963)
2 Kitabe’nin Çince aslından İngilizce tercümesi, Marshall Broomhall, Islam in China, London. 1910
http://archive.org/stream/islaminchinan ... 9/mode/2up
3 Sui Cien “Şiang-Fei”, Pearl Buck “İmperial Woman”

Resim


En son tarihci tarafından 30.04.12, 09:06 tarihinde düzenlendi, toplamda 2 kere düzenlendi.

Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
 Mesaj Başlığı: Re: Türk Kafdınının İffet Sembolü: Dilşad İpar Hatun
MesajGönderilme zamanı: 30.04.12, 09:02 #mesajın linki (?)
Çevrimdışı

Kayıt: 15.09.10, 09:02
Mesajlar: 75
Karyağdı Hatun

Ankarada Şimdiki Opera meydanı adıyla anılan meydandaki Karyağdı Hatun türbesinde yatmakta olan veliyye onbeşinci yüzyılın ortalarında yaşamış olan Karyağdı Hatun adıyla anılır.

Karyağdı Hatun Türbesi kitabesi:

Ah! vaveylâ ki cellâd felek
Hâke saldı bu güli nazikteri
Cennetinden kabrine revzenler aç
Rahmin ile bula daim ruşeni
Erdi hâtiften de anın tarihi
Cilvegâhı ola cennet gülşeni


***

Karyağdı Hatun Menkıbesi:

Ankara'nın en güzel kızlarından biri al duvak takınıp gelin olmuş.Vardığı genç yağız yakışıklı bir Ankara efesi, kadir-kıymet bilir bir kişiymiş. Birbirlerini pek sevmişler, pek anlaşmışlar. gel zemen git zaman aradan vakitler geçmiş , gelin kızın al duvağı solmadan kaynata, kaynana başlamışlar tazenin yüzüne bakmaya... Bir torun istiyorlar, gelin gibi elâ gözlü, oğul gibi çatık kaşlı, koçyiğit, nurtopu bir torun!.

Günün birinde evin yaşlıları gelin kızın betine-benzine bakmışlar da işi anlayıvermişler; Allah izni, pirler himmeti ile gelin hanım hamileymiş meğer!

Eh! Aş ermek kadın töresinde haktır, helaldir, ayıplayanın başına tez gelir. Bizim gelin de aş eriyor diye kimse ayıplamaz. Ayıplamaz ama yavrucak öyle bir şeye aş erer ki bulup buluşturmak müşkülün müşkülü. Çünkü taze gelin, Ağustos ayında kar ister. Herkes yayla güneşinde buram buram terlerken o, ortalığa yağan lapa lapa kar rüyaları görür... Gecenin ortasında içini bir ateş basar dudakları suya hasret kalan bozkır toprağı gibi şahrem şahrem yarılır. Kızcağız kâh ağlar sızıldanır, kâh utanır, susar. Ama onunla birlikte kocası da yanar-yakılır, döner-dönenir. Elinden gelen olsa esirgemeyecek, dağları devirecek. Kar bu; yola bele dayanmaz ki... Gidip uzaklardan getire. O zaman şimdiki gibi kolaylıklar da yok, ne buzdolapları, ne de insanı bir iklimden diğerine götürecek uçaklar.

Kadıncağız, gündüz hayalinde kar helvaları yiye; gece düşünde kardan adamlarla güreşe boğuşa bebeğini büyütedursun, artık bir an gelmiş dayanamaz olmuş.
Herkesin mışıl mışıl uykuya vardığı bir sıra bahçeye çıkıp hem ağlamış hem istemiş:
"Allahım" demiş; Her şey senin elinde! Sen, ol deyince gökyüzünden kar da yağar, nur da yağar!
Ver Allahım! lâpa lâpa kar ver, avuç avuç kar yiyeyim, içimin şu bitmez yangını sönsün.
Allahım! Allahım! Kar ver Allahım!


Bu an hacet kapılarının açık olduğu mutlu bir anmıydı? Yoksa gelinin yanık sesi hacet kapılarını ardına mı dayadı, kim bilir?!.
Bazı işler Allah ile kul arasında sırdır, ne olmuşsa olmuş işte, lâpa lâpa kar yağmaya başlamış. Tam gelinin rüyasında gördüğü gibi!

Yerler bembeyaz olmuş "Kar geliyor, nur geliyor" diye sevinçyen iki gözü iki çeşme sel sel ağlayan hatun, avuçlarını açar ığıl ığıl inen karları şahrem şahrem dudaklarına götürürmüş.

Kar yağmış, gelin yemiş, ta... gün ağarıncaya kadar. Ertesi sabah Ankara'yı bembeyaz karlar içinde görenler büyük bir şaşkınlığa uğramışlar ama, Allah'a nazı geçen gelinin hikâyesi de çabucak ortalığa yayılıvermiş. Hikâyesi diyoruz; çünkü gelinimiz hastadır. Yediği kar ona dokunmuş, yatağa düşmüştür.
Kaynanası, hazırladığı kenarı pullu al duvağı torununun beşiğine örtmeyi arzularken gelininin tabutuna örtmek nasipmiş.

Türbedar nine yere düşen mumları düzeltirken:
- Türbenin üstüne her gece , cümlenin derin uykulara vardığı saatlerde bir şey yağar; kar mı yağar , nur mu yağar?
Bilmem artık, yere düşmeden kaybolur gider, diye ekler...


Başa Dön
 Profil Özel mesaj gönder  
 
Eskiden itibaren mesajları göster:  Sırala  
Yeni başlık gönder Başlığa cevap ver  [ 2 mesaj ] 

Tüm zamanlar UTC + 2 saat


Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir


Bu foruma yeni başlıklar gönderemezsiniz
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz

Geçiş yap:  
cron
   Powered by phpBB © 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group

Türkçe çeviri: phpBB Türkiye